Bu yıl 86'ıncı yıldönümünü kutlayacağımız Türkiye Cumhuriyeti, 20. yüzyılın bir çok devrimsel atılımları içinde tek başarılı olanıdır.  Bu devrimin öncüsü, mimarı ve uygulayıcısı olan Atatürk, yalnız kendi ulusunun değil tüm uygar insanlığın kalıcı sevgi ve saygısını kazanan tek büyük kişiliktir. Evet 20. yüzyıla damgasını vuran devlet ve siyaset adamı Mustafa Kemal Atatürk'tür.  Neden?  Çünkü Atatürk Türkiye Cumhuriyetini, öyle ilkelere dayandırmıştır ki, bu ilkeler tüm çağdaş insanlığın özlemini çekegeldiği demokratik toplumsal düzenin, hem ulusal hem de uluslararası düzeydeki gereklerini karşılayacak niteliktedir.  Atatürk Türkiye'yi orta çağdan almış ve bugünkü modern çağa taşımıştır. Atatürk bu ilkelerle tam anlamıyla bir çağdaşlaşma projesi sergilemiştir. 

 

Bir toplumun içinde yaşayan insanlar arasında sayısız ilişkiler vardır.  Bunlar, ailenin kurulması, işlemesi, sona ermesi, kişinin mal edinmesi, ekonomik hayatın düzenlenmesi gibi binlerce ilişkilerdir.  Bu ilişkilerin belli kurallara göre işlemesi zorunludur.  İşte bu belli kurallara hukuk diyoruz. 

Osmanlı imparatorluğunun yönetim ve hukuk esasları İslam dinine dayandırılmıştı.   İslamiyet geliştikçe kendine özgü bir hukuk sistemi yaratmıştı. Türkler islam dinini kabul ettikleri zaman hukukun, inanca göre uygulanması egemendi. 

Orta Asya'da oldukça laik bir hukuk düzenine sahip olan Türkler, bir süre sonra İslam hukuk düzenini kabul etmek zorunda kalmışlardır.  Çünkü o zamanki şartlar bunu gerektiriyordu

Dine dayalı bu hukuk sistemine  şimdilerde şeriat deniliyorŞeriat aslında kurallar, yasalar demektir.  Şer kelimesi Arapça'da yasa demektir.  Şeriat da bu sözcüğün çoğulu olarak yasalar anlamına gelir.  İslam dininin şer-i-leştirilmesi başka bir deyişle, yaşamın türlü konularında, dinin özüne uygun, düzenlemenin nasıl olması gerektiğinin saptanması ve ona değişmezlik niteliğinin verilmesi, 'içtihat' yani 'yorum yapma' kapısının kapatıldığı 13'üncü yüzyılda olmuştur.  Yani 13'üncü yüzyılda dini kurallara değişmezlik verilmiştir. Demek ki şeriat, din olmak şöyle dursun, dinin 7-8 yüzyıl önceki yorumundan başka bir şey değildir.  Bu süre içinde yaşamın hareketliliğini durdurmak imkansız olduğundan, buna pek çok hile-i şeriye eklenmiştir. Yani (dinin yorumuna dayalı kuralların da hile yoluyla çevresinden dolaşma uygulaması) eklenmiştir.  Ama cahil bırakılan halk yığınlarına 'şeriat ' sözcüğü 'islam dini' anlamında sunulagelmiştir.  İşte bu şeriata dayalı Osmanlı hukukunda da bir yığın aksaklıklar vardır: Örneğin kadınlara tanınan haklar çok sınırlı idi: 

Kadınlar erkeklerle eşit haklara sahip değillerdi.  Yönetime katılamazlardı.  Ufak tefek bazı işler dışında istedikleri mesleğe giremezlerdi.  Aile yaşamında erkekle aralarında eşitlik yoktu.  Bir erkek 4 kadınla evlenebilir ve dilediği kadar da cariye tutabilirdi.  Boşanma hakkı yalnız erkeğe tanınmıştı. 

Kız çocukları erkeğe nazaran daha az miras alırlardı.  Mahkemelerde iki kadın tanık, bir erkek tanık yerine geçerdi. 

 

Gerçekten de Cumhuriyet öncesinde Türk kadınları hemen hemen tüm haklarından yoksun bulunuyordu.  Erkek kadını aşağılık ve kendi iffetini kendisi korumaktan aciz bir yaratık olarak görüyordu.  Erkek gibi kadının kendisi de buna inandırılmıştı. 

Kadın en erken yaştan beri kendi insanlık değerinin bilincinde olmayacak biçimde, koşullandırılıyordu: eksik etek, saçı uzun aklı kısa, kaşık düşmanı, şeytan vb sözcüklerle anılıyordu. 

Durum böyle olunca, kocası , kardeşi ya da babası kadını gözaltında tutmaktan, onun yüzünün, kolunun, bacağının iyice örtülü olmasını sağlamaktan kendinilerini sorumlu tutuyorlardı.  Kadın kocası ile birlikte sokakta yan yana gidemezdi. 

Erkek karısıyla birlikte dışarı çıksa bile, yolda onu hesaba katmadan önden yürürdü.  Toplantılarda kadınla erkek bir arada bulunamazdı. Yani kadınlı erkekli bir yaşam tarzımız yoktu. 

Kadınların eğitim yolu aralandıktan sonra da, kız okullarındaki erkek hocalar harem ağalarından seçiliyordu.  Tiyatrolarda kadın rolleri ya erkekler tarafından ya da gayrimüslim kadınlar tarafından oynanıyordu.  Kaldı ki tiyatroya gitmek uzun süre kadınlara yasaklanmıştı.  Bu önyargılar ve kısıtlamalar, Osmanlı'nın yıkılış yıllarına kadar sürüp gitmişti.  

 

Cumhuriyet öncesinde Türkiye'de kadınlar erkeklerden ayrı bir dünyada yaşıyordu.  Kadınlar toplumsal yaşamın, üretim etkinliklerinin, dışında tutuluyordu.  Bu yaşam tarzı genel olarak kentlerde ve kasabalarda yürütülüyordu.  Toplumun %90'ının yaşadığı köylerde ise, kadınlar üretim yaşamında, dolayısıyla evin dört duvarı dışındaki toplumsal ilişkilerde, tarlada, bağda, pazarda yer alabildiği için kasabaya özgü kaç-göç, harem -selam ayırımı Türk köyünde yer etmemişti.  Kaldı ki Türk'lerin islamiyeti kabul etmeden önceki toplumlarında kadının yeri çok yüksekti. 

Kadının, insan topluluğunun yarısını oluşturduğunu bilen atalarımız, kadınla erkek arasındaki eşitsizliği neredeyse tanımıyordu.  Eski Türklerde kaç-göç yoktu.  Kadın erkeğe daima denkti.  Evet, eski Türk'lerde kadın aile içinde en üstün yere sahip bulunduğu gibi, siyasal hayatta da büyük rol oynardı. 

Türk boy beylerinin eşleri onların vekili sayılır, kağanın eşi olan hatun ise hükümdarla birlikte bütün önemli işlerde ve yerlerde çalışırdı.  Hal böyleyken İslamiyeti kabul eden Osmanlı'da dinsel hukukun yanlış yorumu, yani şeriat nedeniyle, yukarıda da söylediğim gibi, kadının pek çok hakkı kayboldu gitti... 

 

Mustafa Kemal Atatürk, ülkesinin her köşesinde hizmet vermiş, böylece bir çok toplumu, içinde yaşayarak, yakından tanıma olanağı bulmuştu. Ayrıca hem gördüğü öğrenim ve bildiği yabancı diller dolayısıyla, hem de Selanik, Manastır, Sofya, Viyana, Paris gibi Avrupa kentlerinde bulunmuş olması nedeniyle, gelişmiş toplumları da yerinde tanımıştı.  Bu gözlemleri sırasında, aile yaşamına ve kadının gerek aile, gerekse toplum içindeki yeri ve değeri konusuna özel bir önem verdiğini biliyoruz.  Aile yaşamının en önemli ögesinin kadın olduğunu, kadınları geri bırakılan bir toplumun tutsaklıktan kurtulamayacağı kanısına vardığını da biliyoruz.Atatürk, Osmanlı devletinin, toplum yaşamını çağın gereklerine göre düzenleyecek bir hukuk düzenine sahip olmadığını biliyordu.  O nedenle devrimleri yaparken, bireyleri kul olmaktan çıkarıp, yurttaş konumuna yükseltmeyi amaçlıyordu. Bunun için laik nitelikte bir hukuk düzenini zorunlu görüyordu.  İşte o nedenle 17 Şubat 1926'da İsviçre medeni kanununa dayalı Türk Medeni Kanunu Atatürk'ün önderliğinde yürürlüğe konuldu.  Türk Medeni Kanunu aile yaşamını ve bireyler arasındaki ilişkileri düzenleyen en geniş kapsamlı kanundur. Türk medeni kanunu yukarıda saydığım, kadınlar aleyhindeki tüm aksaklıkları ve sakatlıkları ortadan kaldırarak aile yaşamını demokratikleştirmiştir. Şöyle ki:

 

Erkek olsun kadın olsun, her yurttaşa eşini seçmek özgürlüğünü tanımıştır.  Böylece aile, karı ile kocanın gerçek arkadaşlığı ve kararlarda ortaklığı üzerine dayandırılmıştır.  Medeni kanun kadına, kocasının tek karısı olma hakkını getirdiği gibi, boşanmayı isteme hakkını da tanıdı. Evlenme yaşını saptadı. Kadın ev dışında meslek yapma hakkına kavuştu.  Miras hakkı ve çocuklar üzerinde velilik hakkı bakımından, kadını erkekle eşit hak düzeyine yükseltti. Evlenmeyi kesinlikle devletin resmi görevlisi tarafından ve herkese açık bir nikahla yapılmasını zorunlu kıldı. 

Erkeğin birden çok kadınla evlenmesinin yolunu tıkadı. 

Aile kurumunu böylece, eşlerin dinsel inancından tamamiyle bağımsız  bir niteliğe kavuşturdu. 

 

Türk devrimi insanlığın tanık olduğu tek başarılı eğitim ve kültür devrimi oldu. Bu başarısının nedeni, demokratik eğitimi amaçlaması ve bunun gereklerini de yerine getirmesidir.  Demokratik eğitimin zorunlu gereği, eğitimde laikliktir

Laik olmayan eğitim düzeninde, herşeyden önce, ulusun en önemli yarısını oluşturan kadın nüfusun eğitimden, bilimden, demokratik kültürden pay almasına olanak bulunamaz.  Öte yandan ancak laik eğitim, Atatürk'ün belirttiği gibi ulusal kültürü uygar ilkelerle ve özgür düşüncelerle donatıp güçlendirebilir.

 

Atatürk'ün önderliğinde gerçekleştirilen Türk devriminin ve onun ürünü olan Türkiye Cumhuriyeti'nin, üzerine kurulduğu ilkeler, tümüyle bir üdaölaöma projesi oluşturacak değerdedir.  20. yüzyılda iktidarda oldukları sürece, yüz milyonlarca insanın önderi gibi görünen nice siyaset adamı ardında düş kırıklıkları ve yıkımlar bıraktığı halde, yalnız M. K.  Atatürk'tür ki hem ulusunun hem de uygar insanlığın eksilmeyen saygı ve sevgisini elde etmeyi başarabilmiştir.  Çünkü en görkemli yapıtı olan Türkiye Cumhuriyeti, özgürlük ve bağımsızlık aşkıyla yurt sevgisinin ve bilimsel kafa yapısının bileşimi üzerine dayalıdır. Türkiye Cumhuriyeti'nin tüm gücü, onuru ve uygar insanlık ailesi içindeki saygınlığı, bu özelliğinden kaynaklanmaktadır.

 

Tüm güçlükleri ve sorunları ise,  dahili ve harici sömürücüler tarafından, bu ilkelerden uzaklaştırılmak istenmesinden ileri gelmektedir.  Her yıldönümünü kutlarken, Cumhuriyet'imizin bu gerçek temellerini tüm yurttaşların bilincinde tazelemek,

uygar insanlığa bu özelliğini her olanakta sergilemek,

içerde de dışarda da gücümüzü, onurumuzu, saygınlığımızı arttıracak çok yerinde ve yararlı bir davranış olacaktır.  Cumhuriyet kurumlarının değerini bilmek de, insanlık tarihinin bugüne kadar kaydettiği 2-3 büyük dahiden birisi olan Atatürk'ün değerini bilmek te, Türk ulusunun uygar insanlık gözünde saygınlığını arttırmaktadırBu değerleri anlamamış olmak, bir insan için de, bir ulus için de yalnızca yüz karasıdır.,,


Mahmut Telli

Hessen Eyaleti Atatürkçü Düşünce Derneği Başkanı

Joomla templates by a4joomla