Tarih ve yer: 14.11.2010,  Hotel Marriott,  Frankfurt/M

Konferans Konusu:‘Erol Taş’a taş atmak

1- Program Sunuşu: Dr.Serpil Şen HE-ADD Yönetim Kurulu

2- ADD-Adına Konuşma: Y.Müh. Mahmut Telli HE-ADD Ffm Başkan

3- Konuşmacı: Prof.Dr. Üstün Dökmen  Psikolog, Şair, Yazar, Ankara Üniversitesi öğretim üyesi

 1.-Konuşma şehitlerimiz, ve ölümünün 72 ci yılı da anılarak M.K.Atatürk adına yapılan saygı duruşu ile açıldı.

2-ADD-Adına açış konuşması: Y.Müh. Mahmut Telli HE-ADD Ffm Başkanı



 

T. C. Frankfurt Başkonsolosluğu muavin konsolos sayın Ömer Bedir, değerli Prof. Dr. Üstün Dökmen ve değerli eşi Prof. Dr. Zehra Dökmen, değerli dernek başkanları, değerli medya mensupları, değerli konuklar ve sevgili gençler; hepinizi saygıyla selamlıyorum. Hepiniz hoşgeldiniz.

 Bugünkü konuşmacımız sayın Prof. Dr. Üstün Dökmen.  Sayın Dökmen"i çok yakından tanırsınız.  Sadece TRT deki Küçük Şeyler isimli programlşarından değil; aynı zamanda bize verdiği konferanslardan, onu çok iyi tanıyorsunuz ve çok takdir ediyorsunuz.   Sayın Dökmen'in bu dördüncü gelişi.  Bu gelişi ile rekortmen konuşmacımız oldu sayın Prof. Dr. Üstün Dökmen.

Bizler Türkiye'den davet ettiğimiz değerli konuşmacılarımızın ulaşım ve konaklama ücretlerini öderiz.  Eksik olmasınlar onlar da gelirler ve bizleri kendi konularında aydınlatırlar.  Sayın Prof. Dr. Üstün Dökmen'in bir özelliği var.  Sayın Dökmen bizim davetimize gelirken uçak biletini kendisi alır ve otelini de kendisi öder.   Ben 15 yıldır bu derneğin başındayım,böylesine alicenap bir konuşmacı görmedim. Kendisine sorduğumda da bana Atatürkçülerden, polisten, askerden ve devlet üniversitelerinden ücret almadığını söyledi.  Bize sağladığı bu katkılardan dolayı sayın Dökmen'e şükranlarımızı sunuyorum.


Sayın Üstün Dökmen çok değerli ve çok meşgul bir profösörümüzdür.  Bugünkü 14 Kasım tarihini bundan 6 ay önce tesbit edebilmiştik.  Üç- dört hafta önce sekreterine telefon edip konuşma konusunu öğrenmek istedim.  Bir kaç telefon denemesinden sonra konuyu öğrenebildim.  Konuşmacımızın konu başlığı çok enteresan geldi bana:  Erol Taşa taş atmak. Allah Allah dedim kendi kendime.  Erol Taş’a, hocamız acaba neden taş atacak?

Kendisiyle konuşamadım. Üstadımız aynı zamanda şairdir.  Erol Taş’a taş atmak derken herhalde taşlamayı düşünüyor sandım. Taşlama da edebiyatımızda çok önemli ve çok zor bir iştir. Taşlama sanatı yani yerme sanatı veya eskilerin hiciv şairliği dediği bu konu çok zor ve çok tehlikeli bir edebiyat dalıdır. Çünkü hatalı bir devlet adamını, yada güçlü bir politikacıyı, en açık ve en güçlü bir şekilde hicvedebilmek, yermek, yani taşlamak hem zeka hem de yürek ister.  Kolay değildir kişilerin kusurlarını yüzüne vurmak.  Nereden bakarsanız bakın, şaka, alay, gırgır, takaza, aşağılama ve hatta küfür, yerginin, taşlamanın temel unsurlarıdır.  Bu yüzden edebiyat tarihimize baktığımızda idam edilen, derisi yüzülen ve en azından diyardan diyara sürülen bir çok hiciv yani taşlama şairine rastlıyoruz.  Figani, Nesimi, Pir Sultan Abdal, Nef-i ve Mantıki’nin ölümleri bu yüzdendir ve yaşadıklasrı çağın utancıdır.

Aklıma gelen bu düşüncelerle, Sayın Dökmen’i tekrar aradım.  Muğla’da dediler.  Yarın sabaha karşı gelir dediler.  Hocayla konuşmak istiyorum dedim.  Konuyu anlamk istiyorum ki ona göre bir açış konusması yapayım dedim.  Sekreteri de konunun içeriğini bilemediğini ama en kısa zamanda öürenip bana bildireceğini söyledi. Bir kaç bün bekledim cevap gelmedi.  Tekrar aradım.  Bu kez Aydın’da olduğunu söylediler. Yine sabaha karşı geleceğini bildirdiler.  Sabah gelip gündüz uyuyacaktır düşüncesiyle bari ertesi gün telefon edeyim dedim.  Eertesi gün telefon ettim.  Bu kez de hoca Abudabiye konferansa gitti dediler. Hocayla bir türlü konuşamıyordum. Ne yapalım, bari oturup bir kaç şairden taşlamalar yazarak açış konuşmamı hazırlayayım dedim ve elime Şair Eşref’in, Neyzen Tevfik’in vc Ümit Yaşarın  kıtaplarını aldım ve başladım onların güzel taşlamalarını yazmaya.

Bakın Eşref neler söylemiş:

Kabrimi kimse ziyaret etmesin Allah için,

Gelmesin, reddeylerim billah öz kardaşımı.

Gözlerim ebnayı Ademden o rütbe yıldı kim

İ
stemem ben fatiha, tek çalmasınlar taşımı...

Diyerek insan oğullarından bir fayda beklemediğini, onlardan yıldığını yani neredeyse insanlar gölge etmesinler dediğini ve başka ihsan istemediğini belirtmiş...      

Eskiden Osmanlı’da Padişahlarının tahta çıkışları, adına cülus denilen törenlerle kutlanırdı. Bu sadece İstanbulda olmaz, diğer büyük şehirlerde de olurdu.  İkinci Abdulhamidin tahta çıkışı İstanbul’da kutlanırken, İzmir’de de törenler yapılıyor ve bu törende halk töreni görmek için avluya hücum ediyor, zaptiyeler de kalabalığı itip kakıyormuş.  Vali de durumu görünce:

-Bu eşek milletten çektiğimiz yeter... gibisinden sözler sarfetmiş.  Valinin bu sözleri Eşref’e aktarılınca Eşref bakın ne söylemiş:

Millete erbabı mansıptan biri eşşek demiş

Reddedilmez böyle bir söz, şüphesiz pek can sıkar

Olsa da millet eşek, eşşek diyen bilmez mi ki,

Sadrazamlarla valiler de milletten çıkar...


(Erbabı mansıp, memur demektir)

Yani mllete eşek diyen vali, kendisinin de o milletten geldiğini bilmiyor mu gibisinden valiyi taşlamış. 

Makedonya Osmanlı devletinden ayrıldıktan sonra, Osmanlı Devletinin küçüldüğünden dolayı bakın Eşref, Padişaha nasıl dert yanmış: 

Padişahım bir dırahta döndü kim güya vatan,

Daima bir baltadan bir şahı hali kalmıyor;

Gam değil amma bu mülkün böyle elden çıkması,

Gitgide zulm etmeye elde ahali kalmıyor...

Eşref yeter biraz da Neyzene geçeyim diyorum. Neyzen biraz küfürbazdır.  Söylediklerini de duvara yazarmış.  Evi barkı da olmadığından İstanbul valisi, Neyzen’i tımarhaneye koyarmış; hiç olmazsa orada hem tedavi edilmesini hem de kışı sokakta geçirip hastalanmamasını sağlarmış.  Meraklılarda hastane duvarlarında yazılan Neyzen şiirlerini toplarmış. Bakın Neyzen’in söylediklerinden bazılarına:

Türkü yine o türkü, sazlar da tel değiştii,

Yumruk yine o yumruk; bir varsa el değişti... 

Yani hangi hükümet gelirse gelsin, halka bir faydası olmuyor diyor Neyzen.

 Bakın yobazlığı sevmeyen Neyzen yobazlık hakkında neler söylemiş:

 Hayliden hayli kalınlaştı yobazlık yeniden,

Softalık zorlu anırtı ile aldı yürüdü...

Kara bir kinle taassup, pusudan çıktı yine

Yurdu şahane cehalet yeni baştan bürüdü...


Neyzenin taşlamaları çok ağırdır.  Herkesi, herşeyi en ağır dille taşlar.

Bakın mebusları yani milletvekillerini nasıl taşlıyor:

Kime sordumsa seni doğru vevap vermediler,

Kimi alçak, kimi hırsız, kimi deyyus dediler

Künyeni almak için, partiye ettim telefon:

Bizdeki kayda göre o şimdi mebus dediler...

 Neyzen’in bu küfür gibi taşlamalarından vaz geçtim.  Ümit Yaşarın taşlamalarına bakmak istedim.  Bir taraftan da hocamızla bir konuşabilsem ve bu Erol Taş’a taş atmaktan ne demek istediğini anlayabilsem diyorum.  Söyleyeceklerinde ya taşlama yoksa...

Artık ne olursa olsun diyorum ve açıyorum Ümit Yaşarı:  Karşıma Ümit Yaşar’ın Hesap Dersi Çıkıyor.

Milyonlar hanesinde istifçiler vurguncular

Yüzbinler hanesinde sahtekarlar yalancılar

On binler hanesinde yağcılar sabuncular

Binler hanesinde hancılar hamamcılar

Yüzler hanesinde semerciler palancılar

Onlar hanesinde köylümüz, efendimiz

Birler hanesinde biz, biz, biz...

 Başka bir taşlamasına geçiyorum Ümit Yaşarın:

 

Medeniyetin hızı, gelir yavaşlar bizde

Çünkü kütükler bizde, kayalar taşlar bizde

Elektronik beyin yapadursun milletler

Başsız beyinler bizde, beyinsiz başlar bizde...

 Başka bir şiirine geliyorum Ümit Yaşarın:

 Duydunuz mu geçmişler bir yetimin ırzına

Suçlular hesabını verecektir elbette

Bizim soracağimiz daha genel bir soru:

Irzına geçilmedik ne kaldı memlekette?

Bunlar yeni yazılmış şiirler değil.  Yanlış anlaşılmasın, Ümit Yaşar 1984 de vefat etti.

 Başka bir taşlama:

 "Bir yanda mutsuz çoğunluk

Bir yanda mutlu azınlık

Bir yanda sefalet, keşmekeş

Bir yanda dirlik düzenlik.

Sonraaaa

Sonrası iyilik güzellik."


 Ve bir başka şiiri Ümit Yaşar’ın


Aslına dönüş:

Birinci kadehte beydi

İkinci kadehte beyefendi oldu

Üçüncü kadehte bir büyük adamdı artık

Dördüncü kadehte kafayı buldu

Kimliği aklına geldi beşinci kadehte

Anırdı durdu...

 

Ben yazmaya devam edecektim ama tam o sırada hocamdan telefon geldı. Üstadım dedim bu Erol Taş’a taş atmak derken konuşmanızda biraz taşlama mı olacak.  Ben açış konuşmamı ona göre hazırlıyorum dedim. Hayır hocam hiç alakası yok. Erol Taş çok değerli bir sanatçımızdı ve hep kötü rollere çıkartılırdı.  Halkımız da Erol Taş’ı gerçek hayatta da kötü adam sanıp taşlıyormuş, demez mi!  Tabii bizim açış konuşmamız alt üst oldu..

Pekiyi neden bahsedeceksiniz dedim? 

Önyargılarımız var dedi; "o ön yargılardan kurtulmalıyız.  Az okuyoruz; kendimizi dünyaya kapatıyoruz; yaşama farklı açılardan bakmasını bilmiyoruz.  Bunları öğrenmeliyiz" dedi.

Tabii bu arada bizim açış konuşmamız da güme gitti.  Ben de Erol Taş’a taş atmak denilince, farklı açılardan bakmam gereken bu konuya tek açıdan bakmışım, sadece taşlamayı düşünmüşüm.  Gerçekten, yaşama farklı açılardan bakmak çok ama çok önemli.

Benim artık söyleyecek sözüm kalmadı.  Daha fazla vaktinizi almadan konuyu üstadına bırakıyor ve  beni dinlediğiniz için sizlere teşekkür ediyorum

 
 

3. - Konferans konusu: Erol Taş’a taş atmak

3.1- Konuşmacının kısa özgeçmişi: Dr.Serpil Şen HE-ADD Yönetim Kurulu

Üstün Dökmen, Istanbullu bir anne ile Erzurumlu bir babanin çocuğu olarak  1954 yılında İstanbul'da doğdu. 1971 yılında Ankara Cumhuriyet Lisesi'ni  bitirdi. Üniversite hayatına Hacettepe Üniversitesi Fizik bölümünde başlamış  olsa da, bu bölümün kendisine göre olmadığını anlayarak 3. sınıfta tekrar üniversite sınavlarına girerek Hacettepe Üniversitesi Psikoloji bölümü'nü kazandı ve bu bölümden mezun oldu ve aynı bölümde Uygulamalı Psikoloji (Klinik Psikoloji) alanında master yaptı. Psikolojik danışma ve rehberlik  alanında 1986 yılında doktora, 1988 yılında doçentlik, 1995’te ise profesörlük derecesi aldı. Halen Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi’nde öğretim üyesidir.

1978 yılından bu yana sosyometriyle ilgilenmekte, 1984 yılından bu yana ise, grup üyesi ya da yönetici olarak psikodrama gruplarına katılmaktadır.

Yüz ifadeleri, kişilerarası iletişim, empati, sosyometri, psikodrama, rehberlik ve sanat eserlerinin psikolojik yaklaşımlarla incelenmesi gibi konularda, çeşitli bilimsel dergilerde araştırmaları ve incelemeleri yayımlanmıştır.

Bunlarin yanı sıra dört bilimsel, bir de   Selam isimli şiir kitabı vardır. Bu kitaplar sırasıyla; Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi: Kuruluşu, Gelişmesi, ÇalışmalarıOkuma Becerisi İlgisi ve Alışkanlığı Üzerine Psiko-Sosyal Bir Araştırma ,  İletişim Çatışmaları ve EmpatiSosyometri ve Psikodrama  adlarını taşımaktadır. Ayrıca:
Yarına Kim Kalacak? Evrenle Uyumlaşma Sürecinde Varolmak, Gelişmek, Uzlaşmak, Küçük Şeyler, Yaşama Yerleşmek, Eşitler Evi..... kitaplarından bazılarıdır.

 

 

3.2- Konferans: Prof.Dr. Üstün Dökmen  Psikolog, Şair, Yazar, Ankara Üniversitesi öğretim üyesi

“Değerli dostlar, Arkadaşlarım, Hemşerilerim ve Zehra”,

Izmir’in işgalinden sonra biz bize kötülük eden devletlerin milletlerini kardeş saymışız, kin beslememişiz.  Milli mücadelemiz üzerine birçok eser yazılmıştır, bunların içinde herhalde en mükemmelleri Lord Kinross’un Atatürk kitabı, Turgut Özakman’in Şu Çılgın Türkler, Cumhuriyet tarihi kitapları ve Şevket Süreyya Özdemir’in Tek Adam kitaplarıdır.

M.K.Atatürk büyük taarruz başladığında koca tepeden bakıp “15 günde Izmir’e gireriz” demiş. Türk Ordusu 14 günde Izmir’e girdi. O’na “hata yaptınız Paşam 15 dediniz 14 gün sürdü Izmir’e girmek” derler. O yanıt olarak “ben onlara bir gün uyuyun dedim, onlar uyumadan savaştılar” der.

Plan yapmak:Sizler gerektiğinde o uyumadan hedefe ulaşanların çocuklarısınız, Bilirsiniz; M.K.Atatürk’ün A-, B-, ve .C-  planları vardı, kurtuluş savaşına başlarken.Başkumandanlık merkezi A- planında Ankara, B-planında Kayseri ve C- planında Bitlis idi. A –planı yetti. Sizlerin de herzaman A-,.B-,.C - planlarınız olmalı.

Yılmazlık: Dedelerimiz kararlı idi,”ceketimi satar okuturum çocuğumu” derlerdi. Bu düşünce bir krizde yılmazlık demektir.

Yılgınlık ve yılmazlık her yaşta öğrenilir.  Ingiliz Veliahdı Himalayalara gönderilirdi, direnmeyi öğrenmesi için. Filmdeki Rambo en olumsuz koşullar  altında dahi ümidini kesmez, ve direnmekten vazgeçmez. Yani ah bu dünyaya ben niye geldim” arabeskini söylemez.

Odanızda bir an elektrik ışığını söndürün, çok kısa bir sürede farkedersiniz,  perde aralığında sızan ışıkta bazı cisimleri görmeye başlarsınız.  Yaşamın perde aralığında da daima bir ışık vardır, siz perdeyi kapatmadınızsa!

Depresyon bugün dünyada en yaygın bir pisikoloik bir hastalıktır, 50 % yaygın. Öğretim görevlisinde 50% ise öğrencide 80%. Depresyon nerede? Beyinde. Buna karşı sakinleştirici ilaç alanlar ellerını kaldırsınlar!

El kaldırmamış olanlar yanılıyorlar, zira daha çok küçük yaşlarda aldığınız öksürük şurubundan başlayıp, uyanık kalmak için içtiğiniz kahveye kadar hepsi beyine hitabeden maddeler. Bir sınava giderken yanınızdaki silgi,kalem, çikolata vs. hep beyninizin ihtiyaç gösterdiği  şeyler.

Bir olayda iyi ve kötüye gidiş şansları 50% ise ve siz iyiye inanırsanız iyiye gitme ihtimalini desteklemiş olursunuz.

 

Türklerde yılgınlık eylemi vardır, Bir alet kırılır, bakarsınız örneğin Türk malı ise  “hah tabii Türk malı! ” der bozulmasını beklediğimizi ifade ederiz. Bu da bir yılgınlık ifadesidir.

Halbu ki Anadolu insanı “gün doğmadan neler doğar, veya kapanan bir kapının ardından bir yeni kapı açılır”  der. Bu yılmazlıktır. Çocuklarınıza yılmaz olmayı öğretiniz.

 

Kavram karıştırmak: Konuşmacının kravatında bir kedi ve bir fare var, bu bir bilgisayar maus’u.  Yani kedi yiyebilecegi maus ile PC-maus’unu karıştırmış. Halkımızda da böyle birçok kavram karıştırmaları var. Devletle hükümeti karıştırır, güvenlik (zabita) belediyenin adamıdır, o hükümetin der, zencilere, arap der. Shakespeare’in Othello’sundaki koyu renkli kıraldan bahsederken örneğin “Arabın intikamı” der. Bir filmde kötü rolü oynayan aktöre o kişi kötülüğü gerçekten yapan insanmış gibi bakar. Iyi role çıkanlari daha çok sever. Bu bir cins kavramları karıştırmaktır. Erol Taş kötü adam rollerini başarı ile oynayan bir artistti, yarı şaka bu nedenle bir gün dövülmekten korktuğunu  bile söylemişti.

 

Az okuyoruz,bu da bir eksiğimiz. Gidin Antalya’da bir tatil köyüne görürsünüz hemen; kitap okuyan bir misafir ise Avrupalı,  cep telefonu ile uzun konuşan birisiyse, yahut sadece sırtüstü yatıp elinin kolunun içini güneşliyen birisiyse çoğunluk Türk’tür.

Okumak için iki eli biraraya gelmiyen ulusların iki yakası da biraraya gelmez. Iki genç konuşuyorlar, “aaa bak Aşkı Memnu’nun kitabı da çıkmış” der bir tanesi, halbuki kitap geçirdiğimız asrın neredeyse başlarında yazılmıştır.  Bir film çevrilmektedir sonuna doğru bir Ağa vurulur (Muzaffer karakteri), sorarsınız o filmde bir rol almış olana “Ağayı kim vurdu?  Size yanıt: “daha tekstin o kısmı elimize gelmedi” der, merak edip okumamış olduğu için.

 

Caz ülkesi birinci sırada Amerika (BAD)’dir. Ikinci sırada yer alan ise Azeri caz’ıdır. Konuşmacı  Azeri evlerini görmüş, çarpık duvarli orta halli evlerin duvarlarda  kitap regalleri doluymuş,hemen her evde piyano varmış.

Almanya harp sonrası hızla kalkınabilmesini bilgisi olanların bilgilerini bilmiyenlere yayması, öğretmesi sayesinde sağladı.

 

Anadolu’da bir büyük şehirde lokantaya gidersiniz yanınızda hanım varsa “ sizi aile yerine alalım”  derler. Bunu yapmazsanız erkek müşteriler ikide bir başlarını çevirip yanınızdakı hanımı bakışlarıyla izler, rahatsız ederler. Aynı lokantaya eşiniz veya kızınız yerine iki oğlunuzla gitseniz size aile yerini önermezler, siz aile sayılmazsınız. Üç erkek bir kadın beraber gelse aile yerine oturabilir. Bu gelişememiş bir toplumda bir korunma tarzı oluyor.

 

Yanında mongoloid çocuk olan birine soran çıkar” geçmiş olsun nesi var aceba?”.

 

Çocuğunuza arakadaş olmayı doğru bulur musunuz?  Dinleyicilerden evet diyenler var.  Düşünürseniz “arkadaş” kavramında eşitlik var. Bakarsınız 15 yaşindaki çocuğunuz gelip soruyor, ben sırlarımı anlatım, sen dün gece neredeydin , ne yaptın? Kısacası tam anlamıyla arkadaş iseniz, kim bu çocuğa analık babalık edecek? Anaya babaya saygı gerekir. Askerlik arkadaşınıza anlattığınız fıkrayı kızınıza anlatamazsınız. Kavramları karıştırırsanız zenci ile arabı karıştırmış olursunuz.

Netice: Kavramları gözden geçiriniz, kavramlar birbirine karıştırılmamalı.

 

Sokrates idama mahkum edildiğinde eşi gelir “seni haksız yere öldürüyorlar” der. Sokrates’in yanıtı “haklı yere öldürseler daha mı iyi idi? olur. Prof.Dr. Zehra Dökmen hanımın mizahi komentarı  “gider ayak karısına gene bir laf sıkıştırmış” olmuş.

 

Türkiye’de geniş anlamda sigorta ile alakasi olmıyan tek kişi yoktur. Örneğin Nazar boncuğu, nal, çöre otu, ....bunlar hep birer sigortadır. Tabii evi fay kırığı üzerinde olan insanın at nalı sigortası depremde ne derece  işe yarar düşünebilirsiniz...

 

Dikkatsizlik: Bir dikkat deneyi. “Arkadaşlar ellerinizi ca. 50 cm. el içleri birbirine bakar şekilde açın, ve ben bir, iki ,üç dediğimde benimle birlikte çarpın birbirine.”

 Konuşmacı çok hızlı bir tempo ile bir,iki dediğinde üç denmesini beklemeden ellerini çırpanlar oldu (belki30-40%)  ve gülüşüldü.  Bu tabii bir dikkat noksanlığdır.

 

Bizim dünyamız algılıyabildiklerimizin oluşturduğu  bir dünyadır. Bir köpekle bizim gördüklerimiz hep aynı şeyler değildir. Bugün henüz gelişmiş bir insan araçsız olarak  enerjileri görmüyor yahut elektomagnetik dalgaları araçsız izliyemiyor, ama belki çok ilerde evolusyonla bunlar da olacaktır.

 

Deney olarak beyaz perdede180 derece içinde salınım yapan bir bale gösterildi. Çoğunluk onun 360 derecede sağa döndüğüne karar verdi. Sola döndüğünü söyleyen birkaç kişi de oldu.  Gözümüz yerleşmiş algılara göre görüntüyü değerlendirmektedir.

 

Deney için bir öykücük: 23 kasim 1997, saat 18:30, Naciye ve Rafet yanlarında küçük Ahmet’le beraberler yürüyorlar.  Sual:

 -Ahmet’in annesi kimdir,  kim söyliyebilir?  Dinleyicilerden sesler:“Naciye!”

-Arkadaşlar siz beni dinlemiyorsunuz yakıştırıyorsunuz, ben Naciye Ahmet’in annesidir dedim mi? ..gülüşmeler.

 

Insanlar yıllarca gördüklerine bakarak güneşin dünya etrafında döndüğüne inandılar, Galileo basit bir deneyle bir noktada mum yakıp bir sandeyede oturan insanın sandalyesini 360 derece çevirip mumu görüp görmemesine göre gece gündüz oluşumunu ve dünyanın güneş etrafinda döndüğünü ispatladı.

 

Çölde dosdoğru giderseniz güçlü olan ayağınız sağ ise sola daire çizer ve aynı noktaya gelirsiniz. Sol ayağı güçlü olan için aksi cereyan eder.

Netice:Referans olmazsa doğru yolu bulamazsınız.

 

Suflörlük:Çocuğunuza öğretmek istediğiniz kuralların bir kısmına kendiniz uyarsanız o doğal yoldan zaten öğrenir. Siz onun ağzından konuşup “ teyzeciğim teşekkür  ederiz” derseniz sadece suflörlük etmiş olursunuz, ve o öğrenemez.

Çocuk sizin şivenizi alır bu doğaldır. Biz türkçeyi suflörlü öğrenmedik. Ingilizcede bilirsiniz Türk öğretmen “the” dedirtmek için kaç defa dilini dişleri arasına alır ve içeri çeker. Bu kelimeyi telaffuz  için hiçbir Ingiliz çocuğun benzeri bir uğraşıya veya suflöre gereksinimi yoktur.

 

Yabancı dil öğrenmek şüphesiz çok faydalı, fakat ana dilinize de sahip olunuz.  2005-2006 yıllarında dünyanın en musikal dili olarak Türkçe seçildi. Zira akıcı ve harmonik lisan buluyorlar  onu seçen yabancılar.

 

Herhangibir basit örnek Yahya Kemal’den:

Biz veda ettik tasaya kedere

Getir ..... bir şişe kavaklidere

 

Sokata bakarsınız bir sürü yabancılaştırılmaya özenilmiş tabelalar,afişler görürsünüz simitçi mesela “simitsan” demiştir  ...v.b.  Üç Türk Ingiltere’ye gönderirsiniz, amaç yabancı lisanlarını ilerletmeleridir. Hep beraber kalırlar, hep beraber gezerler, Türk bakkala giderler ve neticede türkçelerini kuvvetlendirmiş olarak dönerler.

 

Bağlılık, bağımlılık: Ailede bağlı olun,bağımlı olmayın. Ülkenize bağlı olun bağımlı olmayın.

“Brüksel’de on sene oturur döner,yabancı lisan naniktir. Karımı seversem, anama ayıp olur.”

Ana ile eş kavramları tamamen farklı, ülkeni sev bağlı ol ama öbür ülkeyi de sev.

 

“Sen bu kızı al, sorumluluk bana ait... Evlendirdik masrafı biz yaptık, 30 yaşinda....Sen o meslegi seçme sen benim dediğim dala gir..Tatilinizi falan yerde yapın.. “. Iki kişi evlenir. Kayıtlara göre evde iki kişi oturuyor. Ama iki tarafın ailesi de bütün önemli kararlara karışırlar.

 

Hava alanı...Bir batılı  aile görürsünüz, anne baba yanında 7-8 yaşındaki çocuk da kendi küçük sırt çantasını taşıyor veya küçük tekerlekli bavulunu çekiyor.

Bir Türk aile..., anne bir 4-5 yaşindaki çocuğu kucağına almış bir elinde bir küçük ağır çanta yanında bir 7-8 yaşlarında çocuk elleri boş birlikte gidiyorlar, baba ise bir eliyle valizleri taşıyan arabayı sürüyor, diğer elinde poşetler ... Halbuki çantasını taşıyan çocuk sorumluluk taşımayı da öğrenmişoluyor küçük yaşta.

Batılı ülkelerin de eksiklikleri var. Ibni Haldun “bir toplumu yükselten özellikler o toplumun çökmesine de sebep olur “demiştir.

Çocuklarınıza sorumluluk vermezseniz öz güven de veremezsiniz. 7 yaşında pantolonunun kayışını bağlıyamıyan çocuk Everest’e çıkamaz. 

 

Dışarıda tuvalete gider sifon çekmez,  “..kim çeker, bilmem...benzinci çeker,.. sonradan gelen çeker,...devlet çeker...kim çekerse çeksin,  ben çekmem!” 

Anne gelir “benim çocuk 4 yaşında hiç yemiyor” der. “Demek çocuk biyolojik harika, yemeden 4 yaşına gelmiş”   demek gerekir.. Türk anneler seyyar kızılay mutfağı gibidir.

 

Bir kavgada davranışlar: Avrupalı reflexi: oradan uzaklaşmak. Türk refleksi: kavga yerini en yakından izlemek hatta karışmak. Zira Türkiye’de erkek herşeyden sorumlu sayar kendini.

 

Hangisini giyeyim diyen çocuğa yardım, ikaz şeklinde mesela dışarıda kar var, yerler ıslak vs. tarzında olmalı, ki o yaşıyarak deneyimlerini yapsın ve doğruyu bulup öğrensin. Ama mantarın zehirlisini lutfen siz söyleyin denemeye bırakmayın!.

 

Partner seçmede immun sistemleri farklı olanlar birbirini beğeniyormuş.  Eşini seçemiyen niye evleniyor?

 

Küçük bir demonstrasyon ve netice: Birlikte çalışırken problemler itişmeden işbirliği yapılırsa kolay çözülür.

 

M.K.Atatürk’ün bir değerli sözü “Ulusun hayatı tehlikeye girmezse savaş cinayettir”.

 

Konferansçının kendi sual ve yanıtları:

 

Çin seddi aydan görünür mü? Hayır. Çin astronotları kendileri eskiden “görünür “ diyenlerin yanıldıklarını deneylerine dayanarak ilan ettiler.

Kelebekler kaç gün yaşar?  Bir gün diyenler kelebeklerin 15%  için bilmiş oluyorlar . Diğer kelebekler 6 ay -1,5 yıl yaşıyorlar.

Küçük beyaz yalanlar zararlı mıdır? Evet hem çok zararlı.

Birbirinizin düşüncelerinize saygıli olun. Denirse doğru mudur? Hayır. Saygı kişiye olur, düşünceye olamaz.

 

 

 

 

 

Saygısızlık örnekleri: TV de bir film gösteriliyor, kadın duygulanıp ağlıyor. Erkek “buna ağlanmaz” diyor. Burda duyguya anlayışsızlık,  ahkam kesmek var.

 

Birisi bekardır. Sual“sen niye evlenmiyorsun?”  Yanıt olarak acaba “istiyen olmadı, rahatladın mı? “ demesi mi lazım sorulanın?

 

Mesela bir çiftin çocuğu olmamıştır. Sorar: “ kabahat sende mi yengede mi?” veya çocuk olmuştur, gelir  “ikinciyi de yapın” der.  öyle ya ilk çocuğun logistik desteğe ihtiyacı var!

 

Birisi ölmüştür,sualler “kaç yaşındaydı?”  veya  ” sigara içer miydi?”

Hocasını görür önünü ilikler gider sorar  “emekli oldunuz mu?

 

Değişik bir sual ve yanıtı:Annelik öğrenilir mi?  içgüdüsel midir?. Doğru yanıt: insanda öğrenilerek olunur. Hayvanda içgüdüseldir.

 

Bir önyargı “Erkekler kadınlardan akılca üstündür!.”

Bu söyleyış bilimsel olarak doğru değildir, sadece bir önyargıdır.Kadın yüzyıllarca baskı altında tutuldu. Son yılların araştırma ve statistikleri de bu eşitliği doğrulamaktadır.

Neden bir kadın satranç şampiyonu yoktur? Çünkü bir erkek çocuk 5 yaşında satranca başlatılır, ama kız çocuğa bunun için toplum izin bile vermez. Toplum abartıp erkeğe haksız değer verir. Erkek sorgular,sorgulanmaz. Asillerde de böyledir..

 

Bakarsınız bir küçücük park yeri, erkek şoför gelir,durur geri vitese alır, bir defada otomobilini oraya sığdırır. Bakarsınız daha büyük bir park yeri ve bir kadın şoför.. girer, çıkar, bir daha girer, uğraşır ve birkaç uğraşıdan sonra park etmiştir. Bu neden böyledir? Zira erkek çocuk daha 15 yaşında direksiyona oturur, kaza yapmadıkça baba ona tolerans gösterir, o şoför okuluna zaten direksiyona alışmış olarak  gider. Kız çocuk için böyle bir uğraşı gösterilmez. 

Eğreti gelin isimli Türk filmini görmüşsünüzdür.  Erkek çocuk kız arkadaşlarını sık değiştiriyorsa “koçum”  der anası gururla.  Kız çocuk flört ediyorsa babası “benim kızım çapkındır” diye övünemez, onu çapkındır diye tavsiye edemez.

Üzülmeyin, üzmeyin erkekle kadını eşit gördüğüm için.

 

Öteki: Ben’den başka herkes ötekidir. Evde bir angarya varsa öteki’nin yapması beklenir.

Baba eve gelir hemen TV önünde mevzi alır.  Ayakta olan eşine rica eder, “hazır ayaktasın ben TV bakıyorum.. bana falanca şeyi getirir misin?”,   Veya “hatırlamıyorum ,  ben de ayakta mıydım? ..  yoksa oturmuş muydum?”

 

Dış faktörleri suçlamak:

“kabul et,haksızsın!”,...  “beni bağırtma!”,...”benim asabımı bozma!”....”üstüme varmayın bayılırım!”  gibi sözleri hep duyarsınız.

“Trafıkteki maganda bizi deli etti” diye düşünürseniz size birşey getirmez,  siz öfkenizi kontrol altına alabilmelisiniz. Beynimizin alacağımiz kararlara doğru yön vermesini istersek o yönü buldururuz.

Bir olay karşısında  “biz adam olmayız” da demek var ki bu bizi ümitsizliğe düşürür, “biz adam oluruz” da demek var ve bu bize yol aratır, buldurur.

 

Bir çember deneyi: bir takricen 1,0 m çapında plastik çember ayakta duran 7-8 kişini parmağı üzerine yatay olarak yerleştirilir. Istenen:  o çemberi düşürmeden ve elle yardım etmeden sadece dizleri bükerek yere indirmek. Deney gösterdi ki, eğer bir kişi hareket eşzamanlığını yönetirse, ve  küçük molalar verilirse kollektif başarı mümkündür.

Böyle yapılmazsa, karşılıklı çeşitli müdahaleler, ötekinden beklentilerle iş yürümüyor! Netice:Küçük adımlarla neticeye ulaşmak daha emin yoldur.

 

Ravel’in Bolerosu: Ravel Bolerosu baş tarafı CD den yayınlanmaya başlandı. Ravel’in Bolerosunda 18 defa aynı melodi tekrarlanır. Belki bazılarına bu monoton bile gelebilir. Fakat önce tek instrumentle başlıyan melodi her tekrarda bir instrument ilave olunarak çalınır. Sonunda bütün instrumentlerin eşliğinde güçlü bir final oluşur.

Bu musikte matematikteki gibi bir sinus hareketi vardır, ve bizim hayatımızı özetler. Hayat da  monotondur. Doğar, uğraşır, didinir ve sonuna geliriz. Siz bu monoton hayatta hergün –veya her küçük bölümünde hayatın-  yeni bir instrument katarak onun intensivitesini, kalitesini arttırabilirsiniz. Onun tonlarından, yani yaşamınızın kalitesinden siz sorumlusunuz.

 

Doğan bir bebek ağlıyarak dünyaya gözlerini açarken etraftakiler sevinçten gülerler. Ölürken ise ölen göremez, etraftakiler ağlar.

 

Türk sanat müziği veya Batı müziği: Bir aile içinde bile olan şeydir, bir müzik yayınlanır, o müzik ten hoşlanmayan birisi gider düğmeyi çevirir kapatır diğerinin dinlemesini de engeller.

 

Italya’nın bir kısmının Avusturya tarafından işgal etildiği günlerde Verdi 70 yaşlarında Nabucco-Esirler korosunu besteler.O esirler Italyanları sembolize etmektedir. Italyanların birleştiren ulusal bir marşı gibi olur ve Verdi 84 yaşında öldüğünde onun ölümünü uzun süre halka duyurmazlar.

 

Lord Kinross’un Atatürk kitabında anlatılmış: M.K.Atatürk’ün naşı Istanbul’ dan Ankara’ya

Trenle taşınırken 1938 de henüz ayağına giyecek kışlık ayakkabısı bile olmıyan köylüler gece tren ağır ağır yoluna devam ederken belki bir aylık gece aydınlanmak için lambasında kullandığı petrolunu trenin geçtiği yol boyuna döker ve yaktığı meşalede O’nun yolunu aydınlatır,  Atatürk’ünü  karanlıkta göndermeyip O’na olan şükranını ifade eder.

Işte bu katılmalar Ravel’in bolerosundaki gibidir, gittikçe artar ve O’na muhteşem bir refakat yapar.

 

Son olarak bir önyargı örneği daha: Mehter marşında yürüyüş nasıldır diye sorsanız bir cokları “iki ileri,bir geri adım” diyecektir. Bu yanlıştır arkadaşlar. Düşünün buna pratikde imkan yoktur , mehter takımı bir adım geri atsa onun ardından takip eden süvarılerin toparabalarının da bir geri adım atması gerekir ki bu imkansızdır, karmaşaya sebep olur. Mehter Üç ileri gider bir sağ selam verir, üç ileri gider bir sol selam verir. Yani bize öğretilen yanlıştır. Söyleneni düşünerek algılamalıyız.

 

Konuşmanın sonuna doğru Vivaldi’nin bir parçası batı ve Türk instrumentlerinden ilginç bir karşılaştırma olarak kısaca dinletildi.

 

Konuşmacı Türkiye ve Almanya için esenlikler güzellikler diliyerek bir bilimadamı ve öğretmen olarak ve birinci sınıf bilimsel bir entertainer gibi espirili ve ilginç sunduğu değerli ve tatli konuşmasını bitirdi. Kendisi ve ailesi için de sağlık ve esenlikler dilerim.

Konferansla ilgili dinleyici özetlemesi: Mak.Y. Müh. U. Kabartaş/ 14.11.2010

Joomla templates by a4joomla